sel.can's profileSEL.CANPhotosBlogListsGuestbook Tools Help

 Image Hosted by ImageShack.us 

img120/3285/ziyaretcidefterius6.gif

yardım almak istiyorsanız değerli kardeşim ünlü spacesci sevgi dostu olan salih kardeşimin spacesinden girerek kendisine ulaşabilir ve notlarınızı bırakabilirsiniz

img19/8178/amasyaba351lang305c305nd5.gif 

img19/8172/farklbirlogomm0.gif

 

DEĞERLİ MİSAFİRLERİM WEB SİTEMİ GEZDİNİZ İÇİN TEŞEKKÜR EDERİM.. EN AZINDAN BİR YORUMUNUZU BIRAKMANIZ BENİM İÇİN ÖNEMLİDİR.. SİZLERİN YORUMU BENİM İÇİN ÇOK ÖNEMLİDİR..SİTEMDE SİZE SUNULAN FAYDALI BİLGİLERDEN UMARIM EN GÜZEL ŞEKİLDE FAYDALANIRSINIZ SEVGİLERLE...

 ALLAHA EMANET OLUN...

YORUMLARINIZI BEKLİYORUM

SEL.CAN

Comments (73)

Please wait...
Sorry, the comment you entered is too long. Please shorten it.
You didn't enter anything. Please try again.
Sorry, we can't add your comment right now. Please try again later.
To add a comment, you need permission from your parent. Ask for permission
Your parent has turned off comments.
Sorry, we can't delete your comment right now. Please try again later.
You've exceeded the maximum number of comments that can be left in one day. Please try again in 24 hours.
Your account has had the ability to leave comments disabled because our systems indicate that you may be spamming other users. If you believe that your account has been disabled in error please contact Windows Live support.
Complete the security check below to finish leaving your comment.
The characters you type in the security check must match the characters in the picture or audio.

To add a comment, sign in with your Windows Live ID (if you use Hotmail, Messenger, or Xbox LIVE, you have a Windows Live ID). Sign in


Don't have a Windows Live ID? Sign up

sel.can .wrote:
AZ BULUNAN DUA

FATİH SULTAN MEHMET BİR CAMİDE CEMAATE NAMAZ KILDIRMAK İÇİN İMAM OLURÖNE GEÇER.CEMAAT SAFTA DİZİLİR.BÜYÜK SULTAN ABDESTİNİ TAZELEMEKİSTER.FAKAT CEMAATİN İÇİNDEN NASIL ÇIKACAĞINI DÜŞÜNMEYE BAŞLAR. KALPGÖZÜ AÇIK BİR EVLİYA DURUMU ANLAR.OLDUĞU YERDEN KALKARAK :''BUYRUNPADİŞAHIM ''DER CÜBBESİNİ AÇAR.YOL GÖSTERİR.PADİŞAHTA ORADAN GEÇEREKABDESTİNİ ALIR.ERTESİ GÜN BÜYÜK SULTAN YOLDA YÜRÜRKEN KIYMETLİ BİRHOCASINI GÖRÜR,ONDAN DUA İSTER.ODA:

_ALLAH SANA İMANLI ÖLMEYİ NASİB ETSİN SULTANIM! der

sultanın yüzü biraz asılınca hocası ona bakarak:
-ne o sultanım dua mı az mı buldunuz?
sultan:

_biraz daha çok dua etmenizi isterdim .der

hocası ise acı bir tebesssümle sultana bakarak:

-sen bu dua mı az buldun sultanım ,oysa sana dün camide yol gösteren evliya bu gün imansız gitti.der
alıntı.

Apr. 10
mina hiççwrote:
ellerimin ucundadır hayat
kaçırılmış bir çocuğu kurtarmaya niyetleniyorum
kaybettiğim tüm varlarıma inat.
bir mücadele tutkusu sarıyor yüreğimi
ilk defa bu kadar güçlüyüm
tüm yorgunluğuma inat.
ellerimin ucundadır hayat
güc’e dayanışımdandır cesaretim umudum…



ellerimin ucundadır aldığım soluk
nefesimin semaya dostluğu kadar yaşıyorum
yaslandığım omuz bir vefalı yar ise
dokunduğum sevgili bir sıcak kucak oluyor.



ellerimin ucunda olsun can suyum
su vakt-i seherde akarmış can’a yakın olana.
rahmet denirmiş o dem suya
susa(ya)n toprak hayatla vuslat bulurmuş.
melekler niyaz ederlermiş yüreği hüznü sevenlere

rahmeti dileyenlere…



ellerimin ucundadır yüreğim
bazen dokunur kanatırım
bazen okşarım
bazen özlerim yakınlığına rağmen onu
bazen içime çekerim yetimimi….
ellerimin ucundadır yüreğim;

yüreğim duamdır duam yüreğim!

alıntıdır.
Oct. 24

Sana yazılan bir name bir söz olsa idim
Sukutum sen,gözümden süzülen yaşım sen
Bahçende açılan bir gül olsa idim
Nefesim sen hasretim sen bahtım sen

Yağmurların ıslatırken göz pınarlarımı
Ellerim kimsesiz yüreğim kimsesiz
Senin ümmetin şimdi yetim ve öksüz
Aklımı oyalayan onca hayal kifayesiz

Sana aşık olduğum o günden bu an gibi
Güller kimsesiz geceler sessiz
Üşüyorum hasretin içimi yakıyor ben üşüyorum
Garibim yok senden başka sevdiğim

Aşkın ilacına sabır zaman derler
Mekandan uzak bir şehirde yaşamak derler
Sen gideli asır oldu efendim
Zaman sensiz mekan sensiz ben sensiz

Aklım gezinir oldu hep kubbenin etrafında
Hayalim var başımı yasladım mescidinin taşlarına
Ağladım sen yoksun diye hüngür hüngür ağladım
Göz yaşlarım sensiz günlerim sensiz

Ah bir gel sen benimde rüyalarıma girsen
Tüm efkarımı tüm derdimi sana söylesem
Başımı göğsüne yaslayım ağlayı versem
Rüyalar sensiz aşklar sensiz

Bilirim bahtım kara üşürüm geceler ayaz
Bilirim yalnızlığım yarim bilirim efkarım sevdiğim
Yok senden başka yüreğimde kalan yok
Güller sensiz ömürler sen siz ben sensiz...
                                                      ALINTI
Oct. 8
HACİ EMMİwrote:
sim hayırlı ramazanlar cok guzel inan alanın hele yazılar dokunaklı sozler kolay gelsin basarılar dilerim
wwww.dogantarlamuzik.tr.gg
DOGANTARLACAGDASMUZİK
Sept. 12
ahmed akwrote:

 

HER SABAH binbir ümit ve neşe ile bizi hayata çağıran o kadar iş ve o kadar ses var ki, gözlerimizi açar açmaz bir koşuşturmadır başlıyor... Ve kendimizi birdenbire yaşamın tam ortasında buluyoruz. 
Şu eksik, bu lâzım, haydi onu da yapayım derken, ertelediğimiz nice güzellikler hep bir başka güne taşınıyor. Birbiri ardınca nice mevsimler geçiyor. Halbuki, yaşadığımız bir başkasının hayatı değil, kendi hayatımız.Harcadığımız, kendi ömür sermayemiz.. Görülecek o kadar güzellik, anlatılacak o kadar harika şey hep mahzun, hep bir kenarda bizi bekliyor. Susturulmuş veya küstürülmüş çocuk gibi, boynu bükük ve mahzun, hep bekliyor onlar. Döner de bir gün bakarız, farkederiz diye...

Baharın dört bir yandan sarmaladığı ve cihetsiz kuş seslerinin ruhumuza ilâhî bir hazzı, ulvî bir zevki tattırdığı erteleyemediğimiz bir zaman diliminde çok sevdiğim bir kardeşimle sohbet ediyorduk. Uzun süren dalgınlığımın ardından, ne düşündüğümü sordu.

Ben de:

— Öteden beri bunca insan nasıl öldü, son nefesini nasıl verdi ve acaba neler hissetti diye düşünürdüm. Şimdi ise nasıl ve ne halde öleceğimi merak ediyorum, dedim.

Bu gibi durumlarda tekellüfsüz fakat hikmetli bir cevabı olurdu her zaman.

— Cevabı belli abi, dedi.

— Nasıl yani, dedim.

— Hz. Peygamber “Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz” buyurmuş. Ölümünü merak ediyorsan, yaşadığın hayata bakmalısın.

Birden beynimde şimşekler çaktı:

— Ama, dedim, sadece ölümü değil, ölümden ötesini de merak ediyorum.

— Onun da cevabı aynı hadisin devamında. Yani, “Nasıl ölürseniz, öyle de dirilirsiniz.”

Merakımı giderecek başka cümleler aramaya gerek kalmamıştı. O güzel insan, sevgili Peygamber, insanları en doğru seçime iki cümle ile davet ediyordu. Nefsimizin bizi bu kadar içinde olduğumuz bir gerçekten alıp dâ nerelere taşıdığını anlamak için bu hatıra yeter.

Gide gide ölüme varacağımızı zannediyoruz. Gide gide ölüme varılmıyor. Ölümle beraber gidiliyor. Ölüm hayatın gölgesi; onu bundan, bunu ondan ayırmak zor. Ama bir tecelli oluyor ve hayatın önünü kesiyor ölüm. Ecel gelince, başağrısı bahane... Gide gide ölüme varılsaydı, gidemeden ölenler olmazdı. Doğduğu günde ölenler var. Ha bir adım, ha yüz adım farketmiyor. Uzunluk veya kısalık bize göre bir kavram. Çok kısa sürede Rabbini razı eden işler yapıp da vefat eden ile yüz sene yaşamış olup da Yaratıcısından haberdar olmamış biri aynı kefede değerlendirilmez. Ölüm hayatın içinde olmasaydı, hayat bu kadar güzel ve çekici olur muydu? Hayatı güzelleştiren, belki de bu geçici ve fani yönü. Hayat bitmese, ölüm başımıza gelmese, ahirete nasıl geçilecekti, düşünülmeye değer doğrusu. Burada kalan dostların sayısının azaldığı, ahirete gidenlerin ise her gün çoğaldığı bu diyarda gurbetimiz oraya, anavatana geçmekle ve dostlarımıza kavuşmakla sona erecek. Hasret Sevgililer Sevgilisine kavuşmakla bitecek.

“Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber,

Hiç güzel olmasaydı ölür müydü Peygamber?”

(N.F.K)



Ölüm saatinden daha güzel bayram mı arıyorsun ey nefsim? Dostum beni çağırdığı zaman nasıl koşarak gitmem ki? Yalnızlık çevremi kuşatmaya başlamışsa......



Selim Gündüzalp

selam ve dua ile kardeşim

July 15
ahmed akwrote:

 
“Dünya madem fanidir. Hem madem ömür kısadır. Hem madem gayet lüzumlu vazifeler çoktur. Hem madem hayat-ı ebediye burada kazanılacaktır. Hem madem dünya sahipsiz değil. Hem madem şu misafirhane-i dünyanın gayet hakim ve kerim bir müdebbiri var. Hem madem ne iyilik ve ne fenalık cezasız kalmayacaktır. Hem madem ‘Allah kimseye gücünden fazlasını yüklemez’ (Bakara Sûresi: 2:286) sırrınca teklif-i malayutak yoktur. Hem madem zararsız yol, zararlı yola müreccahtır. Hem madem dünyevî dostlar ve rütbeler kabir kapısına kadardır. Elbette, en bahtiyar odur ki, dünya için ahireti unutmasın, ahiretini dünyaya feda etmesin, hayat-ı ebediyesini hayat-ı dünyeviye için bozmasın, mâlâyâni şeylerle ömrünü telef etmesin, kendini misafir telâkki edip misafirhane sahibinin emirlerine göre hareket etsin, selâmetle kabir kapısını açıp saadet-i ebediyeye girsin” (Mektûbât)
 
hayırlı cumalar kardeşim selam ve dua ile
July 4
ahmed akwrote:

"http://www.wallpapergate.com/phpthumb/phpThumb.php?src=../data/media/1285/beautiful_rose3.jpg" grafik dosyası hatalı olduğu için gösterilemiyor.

 

 

 

 

 

Haydi Yandıysa Yüreğiniz....
Serin öyleyse seccadenizi kıbleye doğru,
Kapatın gözlerinizi..

Aydınlığınız, gönlünüzdeki O'na olan sevginiz olsun..
Göz yaşlarınız süzülsün yanağınıza,
Yüreğinizde kavrulan aleve, serinlik olsun göz yaşlarınız..
İşte dost nedir bilmek mi istersiniz?..
Menfaatsiz..
Korkunuz olmayacak.
Acaba demeyeceksiniz..
Acaba,
Ben onu sevsem o da beni sever mi,
Korkunuz olmayacak yüreğinizde
Çünkü O vaat ediyor..
Severseniz Severim!!
Ne güzel değil mi?
Sevginize karşılık bulmak..
Sevginizin karşılıksız kalmayacağını bilmek..
Şu dünyada yüreğinizi yakan onca dosta..
Onca sevgiliye bir çare, bir derman..
Yürek yakmayan..
Yüreğe serinlik veren bir dost..
Vedud olan bir dost..
Rahman olan bir dost..
Rahim olan bir dost..
Gafur olan bir dost..
Sözünde sadık olan bir dost..
Surete değil, sirete bakan bir dost..
Dost.. dost.. dost.. diye inleyene…
Gel.. gel.. gel.. diye nida eden bir dost..
Ben seni sevdim diyene…
Gel kulumsun diyen bir dost..
Suretimle.. maddemle değil..
Yüreğimle acziyetimle geldim diyene..
Rahmetimle.. Şefkatimle.. İnayetimle karşılandın diyen bir dost..
Haydi yandıysa yüreğiniz..
Yediğiniz darbeler yıldırdıysa sizi..
Sevginiz hep sevgisiz kaldıysa..
Yüreğinize değer verilmediyse..
Artık dayanamıyorum sevgisiz kalmaya diyorsanız
Serin öyleyse seccadenizi kıbleye doğru
Kapatın gözlerinizi..
Aydınlığınız, gönlünüzdeki O’'göz yaşlarınız süzülsün yanağınıza.
Yüreğinizde kavrulan aleve, serinlik olsun göz yaşlarınız..
O dost ise yürekte serinlik var...
O dost ise yürekte huzur var ..
O dost ise yürekte coşku var ..
O dost ise yürekte yürek var...
Ve O.. eğer O.. sevgili ise,
Aşık olunan ise..
İşte o zaman yürekte olana tarif yok..
İşte o zaman yürekte olanı yazacak kalem yok..
İşte o zaman yürekte olanı söyleyecek dil yok..
İşte o zaman O var..
Ve O var ise..
Haydi artık sözler sükut etsin..
Bırakın yürekleriniz konuşsun
Seccadeniz sevgiliyle buluşmanız olsun..
Göz yaşlarınız sevgiliye hediyeniz olsun..
Yüreğiniz sevgiliyle konuşan diliniz olsun..
sevgilinin size nasıl tecelli ettiğini işte o zaman..
İşte o zaman anlayacaksınız..
Ve işte o zaman anlayacaksınız
O dost ise her şey dost ..
O sevgili ise her şey sevgili.............

 

June 18
ahmed akwrote:
 
NEYİ YAŞAMAK İSTİYORSAN ONU YAŞA!! NEITZSCHE 'den
 
 
 
Öyle bir hayat yaşıyorum ki,
  Cenneti de gördüm cehennemide
 Öyle bir aşk yaşadım ki,
 Tutkuyu da gördüm, pes etmeyi de,
      Bazıları seyrederken hayatı en önden,
  Kendime bir sahne buldum oynadım,
Öyle bir rol vermişler ki,
  Okudum okudum anlamadım
 Kendi kendime konuştum bazen evimde,
 Hem kızdım hem güldüm halime
  Sonra dedim ki ’söz ver kendine’
 Denizleri seviyorsan,dalgaları da seveceksin,
Uçmayı seviyorsan, düşmeyi de bileceksin.
  Korkarak yaşıyorsan,yalnızca hayatı seyredersin
   Öyle bir hayat yaşadım ki,son yolculukları erken
    tanıdım..
 Öyle çok değerliymiş ki zaman,
   Hep acele etmem bundan anladım.


                                                      (simuzer blogçudan alıntıdır)            
 

selam ve dua ile kardeşim

May 29
May 9
ahmed akwrote:
 
Elhasıl: Gençlik gidecek. Sefahette (günahlı eğlenceler ile) gitmiş ise, hem dünyada, hem âhirette, binler bela ve elemler netice verdiğini ve öyle gençler ekseriyetle sû’-i istimal ile, israfat ile gelen evhamlı hastalıkla hastahanelere veya taşkınlıklarıyla hapishanelere veya sefalethanelere veya manevî elemlerden gelen sıkıntılarla meyhanelere düşeceklerini anlamak isterseniz; hastahanelerden ve hapishanelerden ve kabristanlardan sorunuz.

Elbette hastahanelerin ekseriyetle lisan-ı halinden, gençlik saikasıyla israfat ve sû’-i istimalden gelen hastalıktan “enînler” “eyvahlar” cevabını işittiğiniz gibi, hapishanelerden dahi, ekseriyetle gençlik saikasıyla gayr-ı meşru dairedeki harekâtın tokatlarını yiyen bedbaht gençlerin teessüfatını işiteceksiniz. Ve kabristanda ve mütemadiyen oraya girenler için kapıları açılıp kapanan o âlem-i berzahta -ehl-i keşf-el kuburun müşahedesiyle ve bütün ehl-i hakikatın tasdikiyle ve şehadetleriyle- ekser azablar, gençlik sû’-i istimalâtının neticesi olduğunu bileceksiniz. Hem nev’-i insanın ekseriyetini teşkil eden ihtiyarlardan ve hastalardan sorunuz. Elbette ekseriyet-i mutlaka ile esefler, hasretler ile “Eyvah gençliğimizi bâd-i heva, belki zararlı zayi’ ettik. Sakın bizim gibi yapmayınız.” diyecekler.

Çünki beş-on senelik gençliğin gayr-ı meşru zevki için, dünyada çok seneler gam ve keder ve berzahta azab ve zarar ve âhirette cehennem ve sakar belasını çeken adam, en acınacak bir halde olduğu halde, اَلرَّاضِى بِالضَّرَرِ لاَ يُنْظَرُ لَهُ sırrıyla hiç acınmaya müstehak olamaz. Çünki zarara rızasıyla girene merhamet edilmez ve lâyık değildir.

Cenab-ı Hak bizi ve sizi, bu zamanın cazibedar fitnesinden kurtarsın ve muhafaza eylesin, âmîn…

HAYIRLI CUMALAR.SELAM VE DUA İLE KARDEŞİM

 

May 9
ahmed akwrote:
NOKSANIM, EKSİĞİM, MUHTACIM...

İş bulamadığım günler oldu
Aç kaldığım anlar oldu
Utandığım zamanlar,horlandığım mekanlar oldu
Belki bu yazıyı tamamlayamadan
Belki yarın,öbür gün ama mutlaka bir gün
Dört omuza,beyaz beze bürünüp kabre konucam
İşte en muhtaç olduğum gün o gündür
Orda ümitler bitmiş
Sevgiler yitmiş
Sevgilerim çekip gitmiştir
Noksanım,eksiğim,muhtacım

Kapıların suratıma çarpıldığını
Yüzüme nefretle bakıldığını
İnsanların benden sıkılıdığını hatırlarım
Ne yaparım çorbamı pişirmez,gömleğimi yıkamazsa karım.
Ne yaparım ihtiyarlayınca bana yüz çevirirse çocuklarım
Noksanım, eksiğim,muhtacım
Ama en muhtaç olduğum gün kabre konduğum gündür

Amirdim dürüst ve güvenilir memura muhtaç oldum
Memurdum amire muhtaç oldum
Servetim oldu, istifade edebilmek için
Zaman, zemin ve sağlığa muhtaç oldum
Muhtaçlığım bitmedi
Hala eksiğim,
Hala noksanım,
Hala muhtacım,
Ama en muhtaç olduğum an kabre konduğum gün,
Kabre konduğum andır..

Gayrısı hikayedir,
Gayrısı yalandır,
Gayrısı bir ömür bile sürse aslında bir andır
Noksanım,eksiğim,muhtacım..

Bülbül güle,ifadem dile,sağ elim sol ele muhtaç
Secdem kapanan alnıma,kıyamım doğrulabilen bele muhtaç...
Mektubum pula,
Ayaklarım yola,
Çiçeğim dala,
Nefsim mala muhtaç...

Bir bardak suya hasret kaldığım,
Korkulu düşlerle uykumu böldüğüm,
Ayıbım ortaya çıkar diye yaşarken öldüğüm,
Aklımı oynatıp acınası halime güldüğüm günlerim oldu.
Hep noksandım,
Hep eksiktim,
Hep muhtaçtım,
İllede en muhtaç olduğum gün..
Kara toprağa gömüldüğüm gündür..

Hatırlıyorum yoğun bakımlarda kaldım
Bir merdiven inemediğim
Bir yanıma dönemediğim
Bir dostuma bile güvenemediğim günlerim oldu
O günlerimi bile mumla arıyacağım gün
Kara toprağa gömüldüğüm gündür..

Bir lokma peşinde topaç edildim
Kimi yerlerden haksız yere ihraç edildim
Riyakar insanlara bile muhtaç edildim
Evet eksiğim,
Evet noksanım,
Evet muhtacım,
Fakat en muhtaç olduğum an
Kabre konduğum gün
Kabre konduğum andır..

Çünkü orda ihtimaller bitmiş
Ümitler yitmiş
Servetim ve sevgilerim
Alıp başını gitmiştir
En garip ve muhtaç olduğum gün
Kabre konduğum gündür..

EY NEFSİM!! HAZIR MISIN??

selam ve dua ile kardeşim
May 8
ahmed akwrote:
NOKSANIM, EKSİĞİM, MUHTACIM...

İş bulamadığım günler oldu
Aç kaldığım anlar oldu
Utandığım zamanlar,horlandığım mekanlar oldu
Belki bu yazıyı tamamlayamadan
Belki yarın,öbür gün ama mutlaka bir gün
Dört omuza,beyaz beze bürünüp kabre konucam
İşte en muhtaç olduğum gün o gündür
Orda ümitler bitmiş
Sevgiler yitmiş
Sevgilerim çekip gitmiştir
Noksanım,eksiğim,muhtacım

Kapıların suratıma çarpıldığını
Yüzüme nefretle bakıldığını
İnsanların benden sıkılıdığını hatırlarım
Ne yaparım çorbamı pişirmez,gömleğimi yıkamazsa karım.
Ne yaparım ihtiyarlayınca bana yüz çevirirse çocuklarım
Noksanım, eksiğim,muhtacım
Ama en muhtaç olduğum gün kabre konduğum gündür

Amirdim dürüst ve güvenilir memura muhtaç oldum
Memurdum amire muhtaç oldum
Servetim oldu, istifade edebilmek için
Zaman, zemin ve sağlığa muhtaç oldum
Muhtaçlığım bitmedi
Hala eksiğim,
Hala noksanım,
Hala muhtacım,
Ama en muhtaç olduğum an kabre konduğum gün,
Kabre konduğum andır..

Gayrısı hikayedir,
Gayrısı yalandır,
Gayrısı bir ömür bile sürse aslında bir andır
Noksanım,eksiğim,muhtacım..

Bülbül güle,ifadem dile,sağ elim sol ele muhtaç
Secdem kapanan alnıma,kıyamım doğrulabilen bele muhtaç...
Mektubum pula,
Ayaklarım yola,
Çiçeğim dala,
Nefsim mala muhtaç...

Bir bardak suya hasret kaldığım,
Korkulu düşlerle uykumu böldüğüm,
Ayıbım ortaya çıkar diye yaşarken öldüğüm,
Aklımı oynatıp acınası halime güldüğüm günlerim oldu.
Hep noksandım,
Hep eksiktim,
Hep muhtaçtım,
İllede en muhtaç olduğum gün..
Kara toprağa gömüldüğüm gündür..

Hatırlıyorum yoğun bakımlarda kaldım
Bir merdiven inemediğim
Bir yanıma dönemediğim
Bir dostuma bile güvenemediğim günlerim oldu
O günlerimi bile mumla arıyacağım gün
Kara toprağa gömüldüğüm gündür..

Bir lokma peşinde topaç edildim
Kimi yerlerden haksız yere ihraç edildim
Riyakar insanlara bile muhtaç edildim
Evet eksiğim,
Evet noksanım,
Evet muhtacım,
Fakat en muhtaç olduğum an
Kabre konduğum gün
Kabre konduğum andır..

Çünkü orda ihtimaller bitmiş
Ümitler yitmiş
Servetim ve sevgilerim
Alıp başını gitmiştir
En garip ve muhtaç olduğum gün
Kabre konduğum gündür..

EY NEFSİM!! HAZIR MISIN??

selam ve dua ile kardeşim
May 8
sel.can .wrote:
Fravunun haznedarının maşite adında hanımı Allaha iman ediyordu.İmanını gizliyordu.Fravunun kızının bir gün düşen tarağını alırken gayri ihtiyari bismillah dedi.Fravunun kızı bunu babasına şikayet etti.Fravun maşiteyi huzuruna çağırdı. Benden başka ilah yoktur dedi.Fakat Maşite Alemlerin Rabbi vardır deyince fravun maşiteye eziyetlere başlar.ellerini ve ayaklarını çivilerle çakar.Maşitenin kundaktaki çocuğunu getirir.Saatlerdir aç çocuk meme için elini annesinin koynuna sokunca şeytan maşiteyi şefkate getirip dininden dönmesini söyler.fravunda bıçağı çocuğun  boynuna dayamış bir vaziyette .M aşite küçük yavrusuna bakar tam dönüyorum diyecek iken çocuk dile gelir. Derki Ey anne Allahtan yüz çevirme. Üzülme bak Rabbin sana cennette bir saray yaptı.İçinde huriler sana müştak.Zilletle yaşayacağına izzetle öl.şehite ol sabır et.Allahın rahmetine ulaş dedi.Fravun çocuğun ve maşitenin boğazını kesti.O hali gören kocası da fravuna lanet edince onuda kaynar kazana attıo anda ona şöyle nida geliyordu:Ey Allahın has kulları bu ateş değil cennete giden yoldur.
 
 
 
Rabbim cümlemizi ağır imtihanlarla imtihan etmesin inşallah.sabır acı meyvesi tatlıdır.Rabbim bizi sabredip kazanan kullarından eylesin amin.
May 8
ahmed akwrote:
tesettür risalesinden...Bu sene inzivada iken ve hayat-ı içtimaiyeden çekildiğim halde bazı Nurcu kardeşlerimin ve hemşirelerimin hatırları için dünyaya baktım. Benimle görüşen ekseri dostlardan, kendi ailevî hayatlarından şekvalar işittim. "Eyvah!" dedim. İnsanın hususan müslümanın tahassüngâhı ve bir nevi cenneti ve küçük bir dünyası aile hayatıdır. Bu da mı bozulmağa başlamış dedim. Sebebini aradım. Bildim ki: Nasıl, İslâmiyetin hayat-ı içtimaiyesine ve dolayısıyla din-i İslâma zarar vermek için gençleri yoldan çıkarmak ve gençlik hevesatıyla sefahete sevketmek için bir iki komite çalışıyormuş. Aynen öyle de; bîçare nisa taifesinin gafil kısmını dahi yanlış yollara sevk etmek için bir iki komitenin tesirli bir surette perde altında çalıştığını hissettim. Ve bildim ki: Bu millet-i İslâma bir dehşetli darbe, o cihetten geliyor. Ben de siz hemşirelerime ve gençleriniz olan mânevî evlâdlarıma kat'iyen beyan ediyorum ki: Kadınların saadet-i uhreviyesi gibi, saadet-i dünyeviyeleri de ve fıtratlarındaki ulvî seciyeleri de bozulmaktan kurtulmanın çare-i yegânesi, daire-i İslâmiyedeki terbiye-i diniyeden başka yoktur!.. Rusya'da o bîçare taifenin ne hâle girdiğini işitiyorsunuz. Risale-i Nur'un bir parçasında denilmiş ki: Aklı başında olan bir adam; refikasına muhabbetini ve sevgisini, beş on senelik fâni ve zâhirî hüsn-ü cemaline bina etmez. Belki kadınların hüsn-ü cemalinin en güzeli ve daimîsi, onun şefkatine ve kadınlığa mahsus hüsn-ü sîretine sevgisini bina etmeli. Tâ ki, o bîçare ihtiyarladıkça, kocasının muhabbeti ona devam etsin. Çünki onun refikası, yalnız dünya hayatındaki muvakkat bir yardımcı refika değil, belki hayat-ı ebediyesinde ebedî ve sevimli bir refika-i hayat olduğundan, ihtiyarlandıkça daha ziyade hürmet ve merhamet ile birbirine muhabbet etmek lâzım geliyor. Şimdiki terbiye-i medeniye perdesi altındaki hayvancasına muvakkat bir refakattan sonra ebedî bir müfarakata maruz kalan o aile hayatı, esasıyla bozuluyor.

Hem Risale-i Nur'un bir cüz'ünde denilmiş ki: Bahtiyardır o adam ki; refika-i ebediyesini kaybetmemek için sâliha zevcesini taklid eder, o da sâlih olur. Hem bahtiyardır o kadın ki; kocasını mütedeyyin görür, ebedî dostunu ve arkadaşını kaybetmemek için o da tam mütedeyyin olur; saadet-i dünyeviyesi içinde saadet-i uhreviyesini kazanır. Bedbahttır o adam

ki; sefahete girmiş zevcesine ittiba eder; vazgeçirmeye çalışmaz, kendisi de iştirak eder. Bedbahttır o kadın ki; zevcinin fıskına bakar, onu başka bir surette taklid eder. Veyl o zevc ve zevceye ki; birbirini ateşe atmakta yardım eder. Yâni; medeniyet fantaziyelerine birbirini teşvik eder.

İşte, Risale-i Nur'un bu mealdeki cümlelerinin mânâsı budur ki: Bu zamanda aile hayatının dünyevî ve uhrevî saadetinin ve kadınlarda ulvî seciyelerin inkişafının sebebi, yalnız daire-i şeriattaki âdâb-ı İslâmiyetle olabilir. Şimdi aile hayatında en mühim nokta budur ki; kadın, kocasında fenalık ve sadakatsızlık görse, o da kocasının inadına kadının vazife-i ailevîsi olan sadakat ve emniyeti bozsa, aynen askerîdeki itaatın bozulması gibi, o aile hayatının fabrikası zîr ü zeber olur. Belki o kadın, elinden geldiği kadar kocasının kusurunu ıslaha çalışmalıdır ki, ebedî arkadaşını kurtarsın. Yoksa o da, kendini açıklık ve saçıklıkla başkalara göstermeğe ve sevdirmeğe çalışsa, her cihetle zarar eder. Çünki hakikî sadakatı bırakan, dünyada da cezasını görür. Çünki nâmahremlerin nazarından fıtratı korkar, sıkılır, çekilir. Nâmahrem yirmi erkeğin onsekizinin nazarından istiskal eder. Erkek ise, nâmahrem yüz kadından ancak birisinden istiskal eder, bakmasından sıkılır. Kadın o cihette azab çektiği gibi, sadakatsızlık ittihamı altına girer; zaafiyetiyle beraber, hukukunu muhafaza edemez.

Elhasıl; nasılki kadınlar kahramanlıkta, ihlâsta şefkat itibariyle erkeklere benzemedikleri gibi, erkekler de o kahramanlıkta onlara yetişemiyorlar; öyle de o masum hanımlar dahi, sefahette hiçbir vecihle erkeklere yetişemezler. Onun için fıtratlarıyla ve zaîf hilkatleriyle nâmahremlerden şiddetli korkarlar ve çarşaf altında saklanmağa kendilerini mecbur bilirler. Çünki erkek, sekiz dakika zevk ve lezzet için sefahete girse, ancak sekiz lira kadar birşey zarar eder. Fakat kadın sekiz dakika sefahetteki zevkin cezası olarak dünyada dahi sekiz ay ağır bir yükü karnında taşır ve sekiz sene de o hâmisiz çocuğun terbiyesinin meşakkatine girdiği için sefahette erkeklere yetişemez, yüz derece fazla cezasını çeker. Az olmayan bu nevi vukuat da gösteriyor ki; mübarek taife-i nisaiye, fıtraten yüksek ahlâka menşe' olduğu gibi, fısk ve sefahette dünya zevki için kabiliyetleri yok hükmündedir. Demek onlar daire-i terbiye-i İslâmiye içinde mes'ud bir aile hayatını geçirmeğe mahsus bir nevi mübarek mahlukturlar. Bu mübarekleri ifsad eden komiteler kahrolsunlar!.. Allah bu hemşirelerimi de bu serserilerin şerlerinden muhafaza eylesin, âmîn.

Hemşirelerim! Mahremce bu sözümü size söylüyorum: Maişet derdi için; serseri, ahlâksız, firenkmeşreb bir kocanın tahakkümü altına girmektense, fıtratınızdaki iktisad ve kanaatla, köylü masum kadınların nafakalarını kendileri çıkarmak için çalışmaları nev'inden kendinizi idareye
çalışınız, satmağa çalışmayınız. Şayet size münasib olmayan bir erkek kısmet olsa, siz kısmetinize razı olunuz ve kanaat ediniz. İnşâallah rızanız ve kanaatinizle o da ıslah olur. Yoksa şimdiki işittiğim gibi, mahkemelere boşanmak için müracaat edeceksiniz. Bu da, haysiyet-i İslâmiye ve şeref-i milliyemize yakışmaz!
Bediüzzaman Said Nursi R.a.
Sselam ve dua ile kardeşim 
May 1
ahmed akwrote:

 
 
Neyleyelim, hayat basli basina , saniyesinden senesine bir imtihan.

Var olusumuz bir imtihan.

Varligimiz imtihan, yoklugumuz, yoksunlugumuz imtihan.

Açlik imtihan, zenginlik imtihan.

Ve ömür... bütün bir ömür imtihan...

Bir tek nefesle bitivermiyor ömür.

Her nefeste uçurumlardan yuvarlaniyor

ya da

uçurumlarin kiyisindan son anda dönüveriyoruz.

Günahlarimiz imtihan, sevabimiz imtihan.

Son nefese kadar ne kazandigimiz, ne kaybettigimiz bir sey var.

Neyleyelim, imtihan dünyasi...

Can tatli, kulluk daha tatli...

Bir metrelik çadirda yasayanin da, konaklarda saltanat sürenin de topu topu bir nefeslik cani var.Bütün yapilanlar, yaptiklarimiz o bir nefeslik can için.Can kiymetli.Fakat canin asil sahibini,canani bilen için can,canana sunulabilecek en güzel hediye.Canla imtihan...

Uçurumlarin kiyisindayiz.

Düsmekle kalkmak arasindayiz.

Imtihan içinde nice imtihanlar veriyoruz.

Açlikla-toklukla, varlikla-yoklukla, günahla-sevapla,ölümle-yasamla imtihan oluyoruz.

Kazananlardan olmak ümidiyle...


selam ve dua ile kardeşim
Apr. 28
ahmed akwrote:


 
Ney Olup Ağlamaktır En Güzel Duamız

Dinle neyden ki hikâye etmede, Hep ayrılıktan şikayet etmede Mevlânâ’nın mesel dünyasında, ney insanı temsil eder. İnsan da, tıpkı ney gibi, içinde nefes saklamaktadır. İnsanın her sözü, bir özleyişin ve bir ayrılığın ifadesidir. İnsanın iç çekişleri, aslından ayrı olmanın hüznünü, yuvadan uzak olmanın sancısını yansıtır. Kamışlıktan kopardıklarından beri beni, Feryadım ağlatır her kadını ve erkeği. Kamışlık neyin anayurdu ve evidir. İnsan da tıpkı ney gibi cennetten, yani yuvasından ayrılmıştır. Kalbinin ebedî muhabbetle doyduğu cennetten dünya gurbetine sürülmüştür. İnsan kalbi, tıpkı ney gibi, fena ve zevalin, ayrılık ve yokluğun yaşandığı bu dünyada, inceden inceye feryad etmektedir. İnsan ruhu olması gereken yerde değildir; geçmişe ait hüzünler ve geleceğe ait kaygılar, aslında hep bu uzaklığın sözsüz ve sessiz ağlayışından ibarettir. Ayrılık parça parça eyledi sinemi, Anlaşılır eyleyeyim diye aşk derdini. İnsan duyguları göğsünde açılan yaralar gibidir. Tıpkı neyin göğsündeki deliklere benzer duygular. İnsana üflenen ruh da, bu deliklerle ifade eder kendini. Evden uzak kalmanın derdi, Ebedî Sevgili’den ayrı düşmenin sızısı, insanın kalbinden dışa doğru açılan duygularla sese gelir, söze dökülür. Her kim ki, aslından uzak ve ayrı kalırsa, Kavuşma zamanını bekler durur ya. İnsan, En Sevgili’den uzak olup asıl yurdundan ayrı kaldıkça, kalbi hep bir buluşmanın ardı sıra koşar. Kalbi gurbete razı olmaz, ruhu ayrılığa dayanamaz. Dünyaya razı değildir; sevince ebediyen sevecekmiş gibi sever insan. Sevdiğini, hiç ölmeyecekmiş farzedip öyle sever. Sınırlı bir zamanda sevmek, ölünceye kadar sevmek insan kalbinin işi değildir. Ölümlü dünyada her aşk yarım kalmıştır, belki hiç başlamamıştır insan için. Bir başka yerde, hiç ayrılmamak üzere kavuşacağı zamanı bekler durur. Çünkü onun yurdu burada değil ötelerdedir. Ben ki her cemiyetin ağlayanıyım, İyilerin de kötülerin de yârânıyım. İnsan, dünyada tamamlanmamışlık hissiyle yaşar, her daim eksiği vardır. Eksikliğini çektiği şeyler sayısınca özlemleri vardır. Erişmek istediği ufuklar kadar geniş idealleri vardır. Her nerede olursa olsun ağlar haldedir insan. İyiler de kötüler de aynı hal içredirler ki, hepsine sırdaştır neyin ağlayışı. Herkes kendince bana dost olmaya bakar, Sohbetimden sırlar öğrenmeye yol arar. Her insan, adını ne koyarsa koysun, bu derin ayrılığın sancısını çeker. Dile gelen her şikayet, kalbe düşen her hüzün, bu ayrılıktan kaynaklanır. Ayrılığın farkına varmayacak denli gafil olanlar da, ayrılığı inkâr edip bu dünyaya razı olanlar da, başlarını kalplerini bu ayrılık sızısından kurtaramazlar. İnsanlığın temel acıları değişmez; ama bu acıların sırrı da herkese açık değildir. Sırrım ağlayışımdan uzak değil gerçi, Ancak her göz ve kulağa âşinâ değil ki. Aşkın sırrı, ötelere aşina olanların kârıdır. Gördüğünü gördüğünden ibaret bilen, duyduğunu duyduğundan ibaret bilen gözler ve kulaklar öteleri görmeye hazır değildir. İnsanın ağlayışının sırrını, insanın tamamlanmamışlığının hikmetini, ancak gördüğüne razı olmayan gözler görebilir, duyduğundan ötesini duymak isteyen kulaklar işitir. Feryat herkesin kulağına erişiyor, ağlamanın göz yaşı herkesin gözüne değiyor ama sır gözün gördüğünden ve kulağın duyduğundan ötededir. Can ile ten gizli değil birbirinden, Lâkin canı görmeye izin yok tenden. Bu âlem ruh ile cesedin birlikte olduğu, mânâ ile maddenin eş olduğu bir âlemdir. Görünmeyen gayb âlemi görünen şehadet âlemine komşudur. Ancak alemdeki her şeyi bir başkasını gösterir bir harf olarak görmeyen için gaybı görmeye izin yoktur. Oysa, görünen alem görünmeyene şahit olmak için yaratılmıştır. Ancak tende kalıp canı aramayan, görünen alemin şahitliğine perde olmaktadır. Neyin sadâsı ateştir hava sanma, Kimde bu ateş yoksa yazık ona. Ney, ayrılığın acısını seslendirmededir; o halde ona söylettiren hava değil ayrılığın ateşidir. Bu ateş olmasaydı, ney böylesine ağlamazdı. Gurbette olduğunu farketmeyen için de ayrılık ateşi diye bir şey yoktur; sılayı özlemeyenin sesi sedâsı çıkmaz. Sevgili’den ayrılık derdi olmayanın diline yakarış değmez. Sürgün olduğunu bilmeyen ateşsiz ve heyecansızdır; onun dudağına aşkın sözü erişmez, onun kalbine aşkın ateşi düşmez. Neyin tesiri aşk ateşinden, Şarabın hâli aşk cilvesinden. Şarab, yaratılışı temsil eder Mevlânâ’nın mesel dünyasında. Serap gibi aldatıcı değildir şarab. Yokluk acısı serap gibi ümitsiz bir acı verir. Varlık ise, Sevgili’ye yakınlığı haber veren ümit dolu bir hüzün verir. Zaten bütün bir alemin coşkusu, zerre zerre hareket etmesi de, Sevgili’ye erişmenin, O’na dönmenin cilvesindendir. O’ndan gelip O’na gitmenin heyecanıdır kâinatı velveleye veren. İnsana bu heyecandan daha fazlası düşmüştür; onun kalbinde aşkın heyecanından fazlası, yani aşkın ateşi vardır. Cilveyi besleyen ateştir, hareketi sağlayan ateştir. Yârden ayrılmışın derdiyle dertlendi ney, Kavuşmanın önündeki perdeleri parçaladı ney. Ayrılık derdinin kendisi, kavuşmanın devasıdır. Çünkü aramadıkça bulunmaz. Bizi dertsiz eyleyen her türlü rahatlık, bize ayrılığın acısını unutturan her türlü gaflet, asıl derdimizdir bizim. Ağlayışımız ve yakarışımız, özlemlerimiz ve arzularımız yaramıza devadır. Derdimiz devamınızın kendisidir. Dertsizliğimiz en büyük derdimizdir. Neyin ayrılık derdiyle dertlenmesi, Sevgili’yi gizleyen perdeleri yırtıp parçalıyor; duamızı dillendirdiğimiz anda gözümüze ve gönlümüze pencereler açılıyor. Ney gibi zehir ve tiryak olamaz, Ney gibi dost ve müştak olamaz. İnsanın ney gibi ağlayışı ve inleyişi, görünüşte bir zehirdir ama çareye götürdüğü için en güzel ilaç ve tiryaktır. Neyin inleyişine benzeyen dualarımız ve yakarışlarımız sayesinde Sevgili’nin yoluna düşeriz ki, yakarışlarımızın ne kadar dost ve müştak olduğunu gösterir. Ney kana bulanmış yoldan söz açar, Mecnun’un kıssasını anlatıp açıklar. Neyin sızısı kanlı gözyaşlarına konu olmuş bir aşk yolunun habercisidir. İnsan da, Sevgili’ye ulaşmak için kanlı gözyaşlarını dökmelidir. Mecnun gibi, Leylâ’nın yolunda çöllere düşüp, başka her şeyi yok bilmedikçe, bu aşkın hakkını vermiş olamayız. Şükür ki, bize düşen Leylâ değildir sadece. Leylâ’dan Mevlâ’ya yol vardır ki, Mevlâ’ya götüren Leylâ’lar da bizim çölümüzdür. Bu yüzden, Mecnun’dan çok daha fazlası beklenir Mevlâ’nın yoluna düşmüş olandan. Leylâ’ların hepsine “Lâ ilâhe” demeli ki, Mevlâ için “İllallah” diyebilsin.
selam ve dua ile
Apr. 24
setenay gülwrote:

Susuzluğun,gündüz yorgunluğunun  tetikçisi olduğunu, Bir bardak suyun, diyet yapanların gece yarısı açlığını %100 giderdiğini, Vücut suyunun %2 azalmasının kısa süreli hafıza kaybı veya konsantrasyon zorluğunu tetiklediğini, Günde 8-10  bardak su  içmenin, sırt ve adele ağrılarını azalttığını, Günde 5 bardak su içmenin kolon kanseri riskini %45,meme kanseri riskini %79,kan kanseri riskini %50 azalttığını, biliyor musunuz?

Bunların hepsi doğru olduğuna göre,hergün yeteri kadar  su içiyor musunuz?

SANMIYORUM ONUN YERİNE BİZLER :

Dikkatle okunmasını tavsiye ediyorum,Büyük olasılıkla az sonra okuyacağınız birçok şeyi siz daha önceden biliyordunuz (!)

Ya da bilmeyenler “hadi canım saçma"diyeceklerdir.

Eğer öyle olduğunu düşünüyorsanız, burada anlatılanlara inanmadıysanız denemesi bir cola parasıdır.Yani bir kutu Coca Cola veya Pepsi veya Cola Turka yeterli :)
Gelelim bunlarla ne gibi pratik işler yapabileceğinize;

TUVALETİ TEMİZLEMEK İÇİN:
Bir kutu kolayı klozetin içine dökünüz. Bir saat kadar bekleyiniz ve sifonu çekiniz. Koladaki sitrik asit hela taşındaki lekeleri yok edecektir.
CROM TAMPONLARDAKI PAS LEKELERINI YOK ETMEK İÇİN :
Arabanın tamponunu Coca Cola''ya batırılmış bir sigara paketinin içindeki alüminyum folyosuyla iyice ovunuz. Tertemiz olacaktır.
AKÜ KUTUP BAŞLARINDA ÇAPAĞI TEMİZLEMEK İÇİN :
Bir kutu kolayı kutup başlarına dökün ve bütün çapak yok olsun.

PASLANMIŞ BİR CiVATAYI SÖKMEK İÇİN :
Coca-Colaya batırılmış bir bezi bir kaç dakika paslı cıvataya uygulayınız. Bir kaç dakika sonra rahatlıkla dönecek ve çıkacaktır.
ELBİSENİZDEKİ YAĞ LEKESİNİ ÇIKARMAK İÇİN :
Bir kutu kolayı lekeli giyeceklerin üstüne boşaltın,Deterjanı ekleyin ve her zaman yıkadığınız gibi yıkayın. Coca-cola yağ lekelerinin yok olmasına yardım edecektir.Ayrıca araba ön camlarındaki her türlü kuş pisliği yapışan sinekler veya ağaçlardan dökülen toz,polen, yapışkan maddelerin çıkarılması en iyi madde COCA COLA + PEPSI + COLA TURKA''dır.

Peki nedir bu Cola''nin bu kadar etkileyici temizliklerde bile kullanılabilmesinin sebebi? Coca-Cola ve Pepsi''nin ortalama pH değeri 3.4 tur. Bu asidi de dişleri ve kemikleri eritmek için yeterlidir.
Temizliklerde bu kadar etkili olmasının sebebi budur. Aslına bakarsanız Cola ile dünyada kimsenin tavsiye edemeyeceği KARBONDİOKSİT içiyoruz. Hani şu dışarı atmak için devamlı nefes alıp verdiğimiz, atmak için uğraştığımız
KARBONDİOKSİT...!
2001 yılında Delhi Üniversitesinde "kim daha fazla Coca-Cola içecek“ diye bir yarışma yapıldığında, sekiz litre Coca-Cola içerek kazanan ve 10 dakika içerisinde herkesin gözü önünde ölen kişinin haberini duymuşsunuzdur  Neden öldü? Çünkü çok fazla karbondioksit almıştı ve kanında yeterli oksijen yoktu.
Başka bir örnek: Kırılmış dişinizi bir şişe Coca Cola''nin içine koyun ve 10 gün sonra bakın... Diş 10 günde büyük oranda erir.
Halbuki dişler ve kemikler ölümden sonra bile en fazla dayanabilen organlarımızdır ... Bir şişe kola içerek midenize ve dişlerinize ve bağırsaklarınıza ne yaptığınızı bir düşünün...

Bu kadar zararlı bir içecek nasıl olurda bu kadar bilinçsizce tüketilebilir ve biri Amerikan firması olmak üzere bu şirketler bu kadar kar elde edebilir?

•         İşte bu bilinçsizliği önlemek için çevrenize,sevdiklerinize ve özellikle çocuklarınıza bunları anlatın. Belki bu kampanya fazla bir ses getirmeyecek olabilir. Ama ne kadar kişiye ulaşırsa o kadar büyük etki yapacaktır. Destek olmak için yapmanız gereken tek şey; bu yazıyı olabildiğince fazla kişiye ulaştırmak, anlatmak..

•         Bu Coca-Cola ve Pepsi ile ilgili gönderilen yazı; genç bir grubun ortak platformlarda aldıkları bir kararın ürünüdür.

•         Bu yazı İnternet üzerinden gönderilerek yayılması amaçlanmıştır. Zaten onlar da büyük kartellerden boyalı medyadan ya da yaz eylemcisi kimi sivil toplum örgütlerinden destek beklemiyorlar. Yoksa bu tiplere yaptıkları parasal desteği ya da promosyon adı altında verilen "sus“ paylarını vermezler.

Bence bu kadar okuyup duyduklarımız denediklerimiz ve araştırdıklarımız yanında Colaya bir dur diyelim ve SUDAN VAZGEÇMEYELİM !!!!!! 

 

 

BU YAZIYI MUMKUN OLDUGUNCA ARKADASLARIMIZLA PAYLASALIM

Apr. 22
ahmed akwrote:






Apr. 21

SOHBET VE KARDEŞLİĞİN SORUMLULUKLARI



   Allah’u-teala için birbirini sevenler ve O'nun (cc) için ayrılanlar   

   Arş-ı Ala'da gölgelenecekler.


   'Biri, diğerini dünyevi menfaat sebebiyle terk eden, Allah’u-

    teala yolunda kardeş olamaz'. (Cüneyd el-Bağdadi)


   Kardeş incitilmez, aşırı şaka yapılmaz, yerine getirilemeyecek

   Söz verilmez.


   Bir ayrılık vuku bulsa da arkadaşı iyilikle anmak.


   Mümkün oldukça hüsn-ü zan etmek.


   Sadır olacak nefi bir harekete doğrudan kınamada bulunmaz,

   Yanlışı gidermede en iyi yolu tercih  eder.  Takva ve hayırda

   Yardımlaşma Arkadaşına af dileme, dua etme, birliktelik için

   Bereket niyazı.


  

   Kişi, dostunun dini üzeredir.

 

Apr. 17
ahmed akwrote:
"http://www.fabiovisentin.com/photography/photo/12/green-rose-rose-macro-00872_high.jpg" grafik dosyası hatalı olduğu için gösterilemiyor.
 
Nice sözler söylenir ama unutulur bir zaman sonra... Kalpten gelmeyen sözlerin ömrü bir nefesliktir. Bir nefes sonra kaybolup giderler ama kalbin sözü unutulmaz.Kalp, sözünü hiç unutmaz. Kalbin sözü hedefine ulaşmadan yere düşmez.Kalbin sözü kalpten bir ruhla doğar ve ulaştığı yere hayat verir.
Kalbin sözü hiç ölmez.Hatta kalp söze ihtiyaç bile duymaz, Kalbin sözü sevgidir.İşte bu yüzden,


SÖZ UÇAR SEVGİ KALIR...



Bazı sözler vardır kalbe iner.Kalbi diriltir o sözler.Semalardan kalbe gelir,ruh beslerler.O sözden herbir harf bir meleğin omuzlarında iner.Ve insanın ayaklarını dünyadan keserler.O sözler ki taşa değse taş param parça olur,göz göz olur ağlar,yürek olup toza döner,semaya uçar.O sözler ki semanın kalbinden geli.Bu yüzden:

SÖZ UÇAR VAHİY KALIR...

Sözler vardır dünyadan öte, kalpten içeri...
Sözler vardır yerden gelen ama semaya emanet edilen...
Cennetin duvarları o sözlerle örülür.Göz yaşları o sözlere eşlik ederler.O yaşlar toplanır,cennetin ırmakları oluverirler.Bu yüzden o sözler dudaklardan çıkar çıkmaz meleklerin kanatlarında semalara yükselir, Rabbin kapısına serilir. O'nun cevabı özlenir.Özlenesi sözlere hasret ve hayretle beklenen cevap iliştirilir. Dua edenin kalbine iletilir.İşte bu yüzden:

SÖZ UÇAR DUA KALIR...
selam ve dua ile kardeşim
Apr. 14
ahmed akwrote:

RİSALE-İ NUR'DAN DUALAR

"Ey rahmeti her şeyi kaplayan! Ey her şeyin iç yüzü ve hükümralığı elinde olan! Ey kendisine hiç bir şey zarar vermeyen! Kendisine hiç bir şey fayda sağlamayan. Kendisini hiç bir şey mağlup edemeyen. Kendisinden hiçbir şey gizli kalmayan. Kendisine hiçbirşey ağır gelmeyen,hiçbir şeyden yardım beklemeyen,hiçbir şey kendisini başka bir şeyle meşgul olmasından alıkoyamayan,hiçbir şey kendisine benzemeyen,hiçbir şey kendisini aciz bırakmayan Allah'ım! Bizleri affet."(amin)

"Ey Kur'an'ı indiren! Kur'an hürmetine,ölüm benim dilimi susturduktan sonra bu duayı benim bedenime tekrar etmesi için bu kitabı vekil kabul eyle."(amin)

"Ya Rabbi! Bizi her yerde kulluğunun gereğini yapan,uluhiyyetinin dergahında durup sana yalvaran ve Seni daha iyi tanımakla meşgul olan kullar eyle."(amin)

"Allah'ım! Hastalığı artıran,şifası güçleşen,çaresiz kalan,musibeti fazlalaşan ve Senden başka sığınak ve ümidi olmayan kullarına merhamet et."(amin)

"Allah'ım! Bizi saadet ehlinden eyle. Bizi saidlerle birlikte haşreyle ve saidlerle cennete koy. Bunu seçkin peygamberin Hz. Muhammed'in şefaatiyle lütfet."(amin)

1 selam ve dua ile kardeşim.hayırlı cumalar
Apr. 11


Anadolu evliyasından "Atâ Efendi"ye, bir gün mahalleden birkaç kişi gelip,
- Efendim, "Mümin, müminin aynasıdır" deniyor. Bu ne demek? diye sordular.
- "Anlatayım", buyurdu.
Ve şöyle anlattı:
Bir gün, Peygamberimiz Hazreti Muhammed -Sallu aleyhi ve sellem, Eshabın büyükleriyle -Radiyu anhüm- bir yerde otururken yanlarına edepsiz biri gelip hakaret etti.
- Efendimize mi hakaret etti?
- Evet. "Senin kadar kötü, senin kadar çirkin birini görmedim"dedi Efendimize.
- Eshab-ı kiram ne yaptılar peki?
- Efendimize baktılar. Bir işaret etse, parçalayacaklardı adamı
"Doğru söylüyorsun!"
Sordular yine:
- Efendimiz bir şey buyurdular mı?
- Evet, "Doğru söylüyorsun"buyurdular.
Ve devam etti anlatmaya:
O edepsiz adam gitti. Az sonra hazret-i Ebu Bekir -Radiyu anh- geldi oraya. Efendimizi görünce,
- "Yâ Resul! Ömrümde senin kadar güzel, senin kadar sevimli bir kimse görmedim"dedi.
- Efendimiz ne buyurdular peki?
- Yine "Doğru söylüyorsun", buyurdular.
- Çok şaşırdık efendim, ikisine de "Doğru söylüyorsun" buyurmuşlar.
- Evet. Eshab-ı kiram da şaşırdılar ve "Yâ Resul! O adama da doğru söylüyorsun dediniz, Ebu Bekir’e de. Hikmeti nedir?" diye sordular.
- Efendimiz ne buyurdu peki?
- "Ben aynayım", buyurdular. "Bana bakan, kendini görür. İkisi de kendilerini görüp, gördüklerini söylediler".

selam ve dua ile...

Apr. 8
ahmed akwrote:

Ey Arkadaş



Asrın deryasına atılan Nur'dan taş, iletmişti 'ümmetî' sadalarını; sana, bana, dalga dalga...

Ağladılar, aradılar. Yakub'un gözyaşlarına denk, Yusuf'un hasretini aşkın. Öyle bir kıtlıkta yaptılar ki bu işi, insan kıtlığında insan... Seni, beni, bizi buldular bu kıtlıkta. Kıtlıkta ancak biz bulunabilirdik ama. Bu yüzden bize bağladılar ümitlerini...

Arkadaş!

Gel, beraberce oturup hâlimize ağlayalım, sinelerimizi dağlayalım. Kusurdan bir heykel hâline gelmiş mahiyetimize, duygularımızın dumura uğrayışına, hoyratlaşan gönlümüze ağlayalım. Ah u efgânımız yukarılara doğru pervâz etsin, meleği ve feleği velveleye versin. Sonra göklerden bir feryat kopsun! Kopsun ki rahmet bulutları harekete geçsin. Bulutlar ateşimizi, yangınımızı söndürsün. Dünya ve ukbâ ateşini...

Ey arkadaş! Hani söz vermiştik...

Saman çöplerine kıymet vermeyecek, çakıl taşlarını kürüyecektik. Dualarımızdan; ihlâsı, samimiyeti, metâneti, cesareti, uhuvveti, kuvveti eksik etmeyecektik. 1'lerden 11'ler, 111'ler, 1111'ler yapacaktık. Sonra bunlara hoşgörüyü ve diyaloğu da ekleyecektik. Sây u gayret bize ait olacak ama, ganimet başkalarına. Yol yapmak bizeydi, yürümek başkalarına. Karda yürüyecektik, kar kurtçuklarını bile rahatsız etmeyecektik. Kuş gibi değil, koyun gibi olacaktık; kay değil, süt verecektik yavrularımıza. Ruhumuzda eritecektik göklerden aldığımız ilhamları ve akıtacaktık aç ruhlara...

Lâfta mı kaldı arkadaş, lâfta mı?

Durmadık sözümüzde; geldik otuza, kırka ve hattâ elliye. Yakışır mı arkadaş, yakışır mı bizim gibilere...

Hıçkırıklarla yükselen 'Esatirî Yiğidim', 'Hasbilerim', 'Kutlular', 'Havâriler' nidâları kimlereydi acaba, kimlere? Rûhullah mı dirilip, diriltecekti yaşayan ölüleri? Mus'ab mı gelip meydan okuyacaktı dünya malına, kolu kanadı pahasına? Seyfullah mı inecekti göklerden insanlığı te'dib için? Ukbe mi gelerek atını sürecekti okyanusa? Fatih mi içi dışı fethe çıkacaktı yeniden? Şir pençe mi sardıracaktı çamurlu cübbesini tabutuna?

Sakın bekleme! Söz dinle, söz ver, sözünde dur! Hakk'ı düşün, Hakk'ı söyle!..

Sözü süz de söyle,
Mânâyı inci gibi diz de söyle,
Yüzde söyle, gıybet olmasın,
Ukdeyi içinden çöz de söyle, yapmasın yara,
Öyle bir söyle ki hoş gelsin yâre ağyâra.
İmâ ile söyle, ister remizle,
İllâ haddini hududunu çiz de söyle,
Güzde söyleyeceğini güzde söyle, bırakma yaza,
Sırlarını candan içe dosta söyle, sızdırma yoza.
Düzde söyleyeceğini düzde söyle,
Ne yüksekte ne tümsekte.
Hem de iyi bir pozda, tam bir dozda söyle.
Bir de acele etme kozu gözetle.
Hakkı yüzde yüz söyle Cebbâra,
Dilsiz şeytan olmayasın sonra,
Söyle sen hakkı yerli yerince,
Artık düşünme pek ince ince.
İster gözle söyle, ister yaz da söyle,
İster nazla ister niyazla.
Söylerken Hakkı biraz da
Nefsine söyle, değil âfâka.

Bir de ey arkadaş! Yunus'a verdiğin sözü unutma. Sonra Mevlâna'yı da...

Senden söz almıştı Yunus; 'Dövene elsiz, sövene dilsiz ve gönülsüz' olacaktın. Nasihatiyle derviş, zirvelere taşımak istemişti seni, tolerans ve sevgi kervanlarıyla. O yine sana, 'Yaratılanı sev, Yaradan'dan ötürü' mesajını, çağlar ötesinden göndererek, karıncayı bile incitmemeni salık vermişti. Ne kadarına uydun bu tavsiyenin, ne kadarına?

Mevlâna'yı köyünden eden neydi? Neden gelmişti yaban eli Anadolu'ya; çuluyla, çuvalıyla. Çünkü onun lûgatinde 'yaban' kelimesi geçmiyordu. Rabbine kölelikte bulduğu gerçek hürriyeti, 'gel!' sadaları ile seslendirmişti cihana. Bu sese kendi nefsi kulak vermeliydi. Nefsine dinletmeliydi bu sesi. Nefsine dinletti ve hicreti tercih etti. Mevlâna, Anadolu'da Celâleddini Rumî oldu.

Allah'ım! Senden diliyor ve dileniyoruz.

Senden uzak kalış hasretini nefsimize duyur, aç olan gönlümüzü doyur. Gece kadar karanlık ruhumuza şefkat et. Bükülmüş şu kaddimize, ölgün ve solgun rengimize, burulmuş boynumuza ve kırık kalbimize merhamet et.

Şu en sakin anda, sızlanışlara cevap verdiğin dakikalarda, kapkara bir gönülle değil, Senden başkasına secde etmeyen başımızla Sana dönüyor, bir türlü titretemediğimiz dudaklarımızla Senden nefsimizi ıslah etmeni istiyoruz. Bizim uzaklığımız nisbetiyle değil, yakınlığın hürmetine kalbimize ve ruhumuza rikkât ver. Nasıl yaşamamızı istiyorsan, bizleri rızana uygun olarak öyle yaşat. Nefsimizle bir an bile başbaşa bırakma...

         Ali ÇAVDAR


selam ve dua kardeşim
Apr. 7
ahmed akwrote:
Metin Karabaşoğlu
YUSUF KISSASI, 'KISSALARIN EN GÜZELİ' diye de şöhret bulmuş bir peygamber kıssası olarak, Kur'ân-ı Hakîm'de zikri geçen manidar kıssalardan biridir. Özellikle
de Yusuf sûresinde, onun bir peygamber çocuğu olarak geçen çocukluk yılları, gençliğine henüz adım atacakken gördüğü bir rüya, bu rüyayı bir şekilde öğrenen
ağabeylerinin içine düştükleri kıskançlık krizi, Yusuf'u öldürerek bu krizden kurtulmaya çalışmaları, diğerlerinden daha makul ve daha şefkatli olan en
büyük kardeşin bu plana açıkça karşı koyamamakla birlikte en azından öldürme planına engel oluşu, onun müdahalesi ile öldürme fiilinin kuyuya bırakma fiiline
dönüşmesi.. derken, Yusuf aleyhisselamın adım adım anlatılan hayat öyküsünün her bir karesi her zamanın ve de bu zamanın insanına hayata dair hayatî dersler
taşır.
Kıssanın Yusuf aleyhisselam ekseninde gelişen bu manidar seyri içinde, fonda, bir başka peygamberin, Yakub aleyhisselamın izi ve eseri hissedilir. Yusuf'un
babası olarak Yakub aleyhisselamın yaşadıkları, onun "Ben keder ve üzüntümü ancak Allah'a anlatırım" (Yusuf, 12:85) şeklindeki muazzam tavrına paralel
olarak, pek öne çıkmaz. Yusuf kıssasının başından sonuna Yakub aleyhisselam hep vardır; ama geride durmakta, nadiren öne çıkmaktadır.
Mâlûm, kardeşleri Yusuf'u kuyuya attıktan ve kestikleri bir koyunun kanına buladıkları gömleğini de "Yusuf'u kurt parçaladı" diye getirdikten sonra, Yusuf'u
parçalarken gömleğine zarar vermeyen bir kurt masalına kesinkes inanmayan biri ve gaybaşina nazara sahip bir nebî olarak, oğullarına "Hayır!" der Yakub
aleyhisselam. "Hayır! Mutlaka nefsiniz size bir iş uydurmuştur. Bana düşen, yalnız güzelce sabretmektir. Sizin anlattıklarınıza karşı da, Allah'tan yardım
dilerim."
Buradan sonra, Yusuf birilerince kuyudan çıkarılır, köleleştirilip Mısır'a götürülür, köle olarak azizin sarayına alınır, azizin hanımının fitnesiyle yüzyüze
kalır, zindana atılır, uzun seneler sonra suçsuzluğu tebeyyün eder, zindandan kurtulup Mısır sarayının azizliğine kadar yükselir iken, Yakub aleyhisselam
cephesinde hep 'sabır' ve 'Allah'tan yardım dileme' vardır. O, anlaşıldığı kadarıyla onbir-oniki yaş civarında yitirdiği oğlundan yaklaşık otuz yıl hiç
haber almamıştır. Otuz yıla yakın, Yusuf'un ölüsüne veya dirisine dair en küçük bir emareye ulaşmış da değildir. Bir baba olarak, bir yanda bu duruma sabretmiş,
nebîler arasında en seçkin vasfı haline gelecek şekvâsı ile, "Ben keder ve üzüntümü ancak Allah'a anlatırım (eşkû: şikayet ederim)" demiş; keder ve hüznünü
kendisi gibi aciz kullara açıp onlara yakınıp durmaktan kesinlikle uzak durmuştur. Bu peygamber sabrı ve bu peygamberâne şekvâsı ile kendi ubudiyet miracına
yükselirken, öldüğüne dair kesin bir karine edinmediği Yusuf'un hayatta olduğu ümidini de hep korumuştur. Varsın oğlundan en küçük haber gelmesin, varsın
otuz senedir yaşadığına dair bir bilgi edinmesin; madem ki öldüğü tebeyyün etmiş değildir, onun yaşadığına dair ümitvar olmayı korumuştur. Bu durumun çok
daha hafifini yaşayanların aklî dengelerini yitirdiği bu büyük imtihanda Yakub aleyhisselamın sergilediği en önemli dört vasıf sabır, şekvâsını yalnız
Allah'a iletme, yardımı O'ndan dileme ve de O'ndan ümidini kesmemedir.
Sonuçta, dünyanın o gün meskûn olan bölgelerinin önemli kısmını, bu arada Ken'an ilini (Filistin'i) de kasıp kavuran uzun kıtlık yılları gelip çattığında,
aziz olarak Yusuf'un görev yaptığı Mısır'da bolca erzak bulunduğunu duyan herkes Mısır'a akın ederken, Yusuf'un kardeşleri de erzak edinmek için Mısır'a
koşacak; yaklaşık otuz yıl öncesinde kalmış bir sır da bu vesileyle aydınlanacaktır. Yusuf aleyhisselamın öz ve küçük kardeşi Bünyamin'i yanına almak ve
de hem ağabeylerinin geçmişte kendisine yaptıklarını derhatır etmelerine, hem babasının kendisinin hayatta olduğuna dair bir karine edinmesine vesile olmak
üzere giriştiği bir tedbirden sonra, düğüm adım adım çözülür. Bu hengâmda, Bünyamin'in de Mısır'da alıkonulması karşısında, "Babanızın sizden Allah adına
kuvvetli bir söz aldığını ve daha önce Yusuf'a neler yaptığınızı biliyorsunuz. Babam bana izin verinceye veya Allah hükmünü gösterinceye kadar bu yerden
ayrılmayacağım" diyen—şefkatçe ve hikmetçe diğerlerinden üstün olan—en büyük kardeş de, anlaşıldığına göre, Mısır'da kalacaktır. Kardeşler, böyle bir durumda
Filistin'e dönüp durumu anlattıklarında ise, Yakub aleyhisselam, yaklaşık otuz yıl önce sergilediğine benzer bir sabır ve ümit şahikası daha sergileyecektir:
"... Bana düşen, yalnızca güzel bir sabırdır. Allah'ın yakında hepsini geri getireceğini umuyorum. Şüphesiz Allah, Alîm ve Hakîm'dir."
Onları bırakıp giderken "Ah Yusuf'um!" diye hasretini ve kederini de ihsas eden Yakub aleyhisselama oğulları, "Allah'a andolsun ki; sen Yusuf'u anmaktan
kendini alamıyorsun. Sonunda ya eriyeceksin veya yok olup gideceksin" dediklerinde ise, "Ben keder ve üzüntümü ancak Allah'a anlatırım. Ve ben, sizin bilmediğiniz
şeyleri, Allah'tan bilirim" buyurup, ekleyecektir: "Ey oğullarım! Gidin, Yusuf'u ve kardeşini araştırın. Ve Allah'ın revhinden (rahata erdirmesinden, rahmetinden)
ümit kesmeyin. Zira kâfir bir toplumdan başkası Allah'ın revhinden ümit kesmez."
Gerisini hepiniz bilirsiniz. Kardeşleri, Yakub aleyhisselamın yaklaşık otuz yıl hakkında hiçbir haber alamadığı, ancak öldüğüne dair kesin bir habere de
ulaşmadığı için yaşadığına ve bir gün Allah'ın kavuşturacağına dair ümidini hep koruduğu kardeşleri Yusuf'un, muhatap oldukları Mısır azizi olduklarını
öğrenecek, geçmişteki kurdukları tuzağı itiraf edecek, Yusuf aleyhisselam tarafından peygamberlere yakışır bir olgunluk ve şefkat ile bağışlanacaklar,
sonrasında da aile tekrar biraraya gelecektir. Sebepler dairesinde ümit ışığı uyandıran tek bir emare bulunmadan geçen otuz yıla mukabil, Yakub aleyhisselamın
sergilediği dört büyük haslet—sabır, şekvâsını Allah'a arzetme, yardımı Allah'tan dileme, ve de O'nun revhinden ümidi kesmeme—Yusuf'a tekrar kavuşma suretinde
sonuçlanmıştır.
Ve, dikkat edelim ki, Yakub şekvâsını ancak Allah'a arzetmiş ve de Allah'ın rahata erdirmesinden asla ümidini kesmemiştir. "Zira, kâfir bir toplumdan başkası
Allah'ın revhinden ümit kesmez."
Kâfir bir toplum, Allah'ın revhinden ümit keser. Çünkü, kâfirin nazarında eşyanın yalnız mülk boyutu vardır, melekûtî boyutu yoktur. Onun dünyası sebepler
âleminden ibarettir; herşeyi sebepler dairesinde tartar biçer. O yüzden, sebepler dairesinde ümit veren birşey yoksa, ümitsizliğe düşer. Mü'min ise, tanım
gereği, mülkün ardında melekûtu, sebeplerin ardında Müsebbibü'l-Esbâbı görendir. Asıl olan melekût olduğunu, sebeplerin ardında ve sebepleri perde ederek
işgörenin Müsebbibü'l-Esbâb olan Kadîr-i Zülcelâl olduğunu bilendir. O yüzden, mü'min, sebepler dairesindeki tartıp biçmelerle bitirmez işini. Sebepler
dairesinde ümit veren birşey gözükmese dahi, bilir ki, işgören Müsebbibü'l-Esbab'dır ve O, isterse ve hikmeti iktiza ederse, görülmedik bir sebep yaratarak,
umulmadık yerde ve umulmadık zamanda kullarını rahata ve rahmete erdirebilir.
Yakub aleyhisselam, bu imanî talimi bir nebî olarak bihakkın özümsediği içindir ki, sebepler dairesinde hiçbir ümit ışığının gözükmediği ama olumsuz duruma—Yusuf'un
öldüğüne—dair açık bir delilin de olmadığı onca uzun yıl boyunca Allah'ın revhinden ümidini kesmemiş; zira, sebeplere takılıp kalarak değil, Müsebbibü'l-Esbab'ı
bilerek muhakeme yürütmüştür. Sonuç, yürütülen bu imanî muhakemenin, beklenmedik bir anda gelen bir büyük buluşma ile Allah katında teyidi ve tasdikidir.
Madem vâkıa budur, bizim de karanlık ve zahirde ümitsiz görünen vak'alarda dahi, olumsuz sonuca dair kesin bir delil olmadıkça ümidimizi korumamız ve birbirimize
ümit aşılamamız gerekiyor. Çünkü, mü'minin şiarı ve imanın bir gereğidir ümit.
O halde, Yakub gibi olalım ki Yusuf'umuza kavuşalım.
 selamlar hayırlı sabahlar kardeşim
Apr. 7
ahmed akwrote:
Sebepler sükut ettiği zaman
SABAHATTİN EŞİT
Büyüklük hiçliğin içinde gizlidir. Hiç’lik ise vicdanın genişliği kadardır. Ve insan vicdanının genişliği kadar insandır aslında.

Bize en yakın olanlara ne kadar uzağız, ta içimizde olanlara ne kadar yabancıyız. Oysa bu kadar zor olmamalıydı vicdanımızın sesini dinlemek, yanlışa hayır demek, doğruyu gök kubbenin maviliğine haykırmak, hakikati ademoğlunun yüreğine yansıtmak, yansıtabilmek bu kadar zor olmamalıydı.

İradeyi iradesiz olanın eline verdiğimiz günden bu yana, tersinden sökün etmeye başladı hadiseler. Acıdır ki ilk çareler hep son çare olarak aklımıza gelir oldu. Gözlerimizin yaşı yüreğimizi ıslatmaya yetmedi ve kim bilir, taşlarla bütünleşmeye yüz tutmuş yürekleri yumuşatamayışımızın nedeni de belki de buydu. Ne de olsa sebeplerin dünyasıydı yaşadığımız… Ve öyle demiyor muydu bir yiğit bilge: Kalbe hitap etmek için kalpten konuşmak gerek…

Görünenle yetinip görünmeyeni ihmal etmek nelere, ne kadar acı verdi ve nelere bedel oldu… Kim bilir?.. Oysa görüneni şekillendiren, görünmeyenin kendisiydi. Ve insanı görünenle sınırlayıp, görünmeyene kapalı tutan, kabukla meşgul edip özü unutturan hiç’liğin dışındaki büyüklük değil miydi?

İbrahim (as)’ı ateşlere gönderirken Nemrut, varlık, duruşunu belli ediyordu. Kimisi odun, kimisî su taşıyordu ve yollar çiziliyordu milenyumlara. İbrahimî olmanın, olabilmenin adı yazılıyordu gök kubbeye. Hasbünallah… Milenyumun nemrudileri atarken ademoğlunun ruhunu, sönerken söndüren ateşlere, bir fark kalıyordu iki nemruttan geriye: Biri bedeni (görüneni), diğeri ruhu (görünmeyeni) mancınığa koyuyordu. Varlık duruşunu belli ediyordu ama su taşıyanlar buhar olup uçuyor ve odunlar insanlığın beslendiği meydanlara yığılıyordu. Ama kan ve irinin ortasından içinde şifa olan sütü akıtan HAYY, buhar olup uçan suyu hicranlı bir şafak vaktinde yağmur gibi yağdıracaktı. Ve işte hesapta olmayan da buydu…

Bedenin kendisi görünendi, bedene hayat olan ruh ise görünmeyendi ve ruhun aslı ne ise bedenin faslı o oluyordu. Çağın problemiydi işte bu; eşyanın hakikatini anlayamama ve algılayamama. Bedenin ihtiyaçlarını karşılayıp ruhun ihtiyaçlarını yok sayanlar, hayatı bir gözlerini kapatarak mı yaşıyorlardı veya varlığa tek gözle mi bakıyorlardı acaba...

İşte çağın cahiliyesi 1.400 sene öncekinin cahiliyesinden daha bir tecrübeli, daha bir sinsi, daha bir zeki... Onlar bedeni kızgın çöl kumlarına gömerken, devrin tahsil görmüş cahiliyesi o bedene hayat olan ruha çevirmiş oklarını, onun sınırsızlığını bedenin sınırlarına hapsedip bedenin tahakkümü altına almaya çalışıyor. Bedene dokunmuyor ama toprağın altında, toprağa uzanmış ve bedene hayat veren kökleri kesiyor, onları kurutmaya çalışıyor... Heyhat ki hesapta olmayan, hesaba katılmayan bir şeyler vardı...

Sebeplerin dünyasında yaşasak da sebeplerin de sükut ettiği zamanlar vardır. Ve sebepler sükut ettiği zaman yürekten konuşacak erlere ihtiyaç vardır. Zarfın değeri mazrufundadır. Mazrufumuz olan yüreğimizde sebepler sükut ettiği zaman konuşacak derman, konuşturacak ferman ACABA VAR MIDIR?..

                                                     selam ve dua ile
Apr. 1