sel.can's profileSEL.CANPhotosBlogListsMore Tools Help

Blog


    August 25

    Reyhan Gülleri

     
    y1p9UBmfoMaWYllCwFOpFrcjRQt7UUr5DyCInEu32Souy9gySinZMzFicOapibDCMoJdkIYMV-9X2g
     
    Allahümme inneke afüvvün tuhibbul affe fağfuanna.
        (.YA RAB sen affedicisin, affetmeyi seversin, ne olur bizleri de affet.)
     
    193336sz96uxx0py
    Hayatla Tabir Edilen Rüya
    NİLÜFER, yoğun günün ardından evine, güvenli limanına dönmek üzere vapura binmişti.
    Vapurda en çok pervanelerin suları köpüklendirdiği kısımda oturmayı seviyordu. Yine orada kendine
    oturacak bir yer buldu. Ne garip şey, limandan geminin ayrılması, karadan uzaklaşıp denizin
    bilinmezliğine doğru yol alması, aynen çocukluğun sakin, güvenli limanından; gençliğin, hayatın
    bilinmezliğine doğru hareketi gibiydi. Allah'tan bu gemi dönebiliyordu limana. Oysa hayat öyle mi?
    Bir kere ayrıldığınız limana bir daha dönemiyorsunuz. “Hayat hep böyle” diye düşündü Nilüfer.
     “Ancak hayallerde, hatıralarda geri dönebiliyorsun ayrıldığın limanlara.” Yahya Kemal ne
    güzelde anlatmıştı Sessiz Gemi’de:
    Artık demir almak günü gelmişse zamandan
    Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan.
    Bir çok gidenin her biri memnun ki yerinden
    Birçok seneler geçti, dönen yok seferinden.
    Evet, giden bir daha dönmüyordu. Giden gün bir daha geri gelmiyordu. Hayat bir yolculuktu,
     geriye dönülmeyen. Bütün bunlar suyun köpürüp denizi şeffaflaştırdığı gibi Nilüfer'in
    hatıralarını da şeffaflaştırdı.Çocuktu, genç olmuştu, şimdi ise orta yaşlı denen kategorideydi.
     Neler yaşamıştı neler. Her yılından binler kitap çıkacak kadar çok şeyler. Ve ne çok limana
    uğrayıp ayrılmıştı.Erguvanların açıp, bahara göz kırptığı, insanları dışarıya davet ettiği bu
    günlerde bir davet daha vardı şehirde. Her yerde afişler asılıydı. Gazetelerde ilânlar.. Evet,
    nisan ayının son haftası Kutlu Doğum Haftası olarak kutlanıyordu; bir hafta yetmiyordu.
    İnsanlar neredeyse ayın tamamını Kutlu Doğum Ayı olarak kutluyorlardı. Her yerde
    programlar yapılıyor, Peygambere (s.a.v.) dair çok şeyler konuşuluyor, insanlar coşuyor, ağlıyor,
    hatırlıyordu o Kutlu Misafiri (s.a.v.)
    Bütün bunlar hayatımızın bir rengi gibiydi. Renkten öte geçiyor muydu peki? Bu soruyu
    “bilmiyorum” diye yanıtladı Nilüfer. Hayatta bir şeyi değiştirmek zordu. Değiştirmek için çok ihtiyaç
    hissetmek ve cehd göstermek gerekiyordu. Bütün bu programlarla insanlar yapmaları gerekeni
    hatırlıyorlardı. Ama ne hazindir; dünyanın çağrısı daha kuvvetli ve cazipti. Bir ayda hatırlanan,
    hemen o cazibenin arkasından kayboluyordu. Hatırlamak önemliydi; hem hayatımıza yön v
    erenleri, hem de yaşadıklarımızı. Kendimize çeki düzen vermemize katkısı vardı tabii.
    Nilüfer vapur limandan uzaklaştıkça, çocukluk yıllarına daha bir yakınlaştı hafızasında. Yıllar
    önceydi. Herhalde ortaokula gittiği yıllardı. Evinden uzaklarda, yatılı bir okulda okuyordu.
    Kalabalık içinde nasıl yalnız kalınır, yalnızlık nasıl insanı boğar, bunu öğrendiği yıllardı.
    Bir rüya görmüştü. Rüyasında, okuduğu okulun kantininde bir masa vardı. Masanın
     üzerinde belli ki çok garip şeyler yapılmıştı. Masa, kandan ve kesik izlerinden çürümeye
    yüz tutmuştu. Orada birisi Nilüfer’e “Burada Peygamber’i (s.a.v.) katlettiler, bizi de
    katlederler mi acaba?” deyince Nilüfer, sapsarı kesilmişti. Korkudan kaçmıştı oradan.
    Kaçarken bir kuyuya düşmüştü. Dehşet içindeyken birden dehşeti, ünsiyete dönüşmüştü.
    Kuyunun içi aydınlıktı. Bir göl gibiydi. Öyle bir göl ki etrafında kırmızı, pembe, mor cam güzelleri
    vardı. Salkım söğütler gölde kendilerini seyredercesine eğilmişlerdi göle. Nilüfer şaşırdı
    şaşırmasına, ama çok da sevindi. Yüzüyor ve kendini çok emin hissediyordu. Uyandığında, rüyaya bir
    anlam veremedi. Kimseye de söyleyemedi, lâkin unutmadı da.
    Nilüfer hafızasında yaptığı yolculuktan tekrar şimdiye dönünce “Ne garip, rüyayı hayatım tabir
    etti” diye düşündü. O yıllarda Rasulullah (s.a.v.) kim, bilmiyordu tam olarak. Sadece annesinin bir
    şeye başlarken “Yâ Allah! Ya Muhammed! Yâ Ali!” deyişinden dolayı biliyordu Muhammed ismini.
    Sadece Peygamber olduğunu, daha fazlası değil. O’nun (s.a.v.) âlemlere rahmet olduğunu, o
    rahmetin kendine de değeceğinden, yağdığından haberi yoktu henüz.
    Evet, orada, o masada katledilen Rasullullah değildi elbette, ama O’nun (s.a.v.) sünneti, bize
    yol göstericiliğiydi. Hayatımızdan sinsice çıkarılışı bizim hayatlarımızın hayatının kesintiye uğratılmasıydı.

    Kuyu ise zahirde kuyuydu ve Nilüfer’in o küçük yaşında dinin emrine girişin hapse giriş
    zannedilişini remzediyordu. Zahiren anne ve babasından uzaklaşmanın, toplumda ayıplanmanın,
    garip görülmenin, ikinci sınıf vatandaş sayılmanın karanlık kuyusuna dalmış gibiydi. Ama o “kuyu”da
    öyle bir nur bulmuştu ki, bütün karanlıklarına galip gelmişti, dünyası nurlanmıştı.
    Allah Resulü’nün sünnetini bulmuş, getirdiği Kur’ân’a yol bulup oradan Rabbine ulaşmıştı. Bütün bu
    hayat serüveni ne acayipti ve ne güzeldi. Sanki bir rahmet bulutu, Nilüfer’i kanatlarının altına
    almış, sonsuzluğa açılan bir yolda Rabbinin huzuruna taşımıştı.
    Evet, Rasulullah (s.a.v.) hem âlemlere rahmetti, hem de rauf ve rahimdi. Gönderen, onu öyle
    tarif ediyordu. Nilüfer'in gözleri doldu, ağlıyordu; hem de Rasulullah'a sesleniyordu içinden:
    “Yâ Rasulallah, şimdi tüm hayatım için şükür hisleriyle doluyum. Seni bana tanıtan, Seni “âlemlere
    rahmet” olarak yağdıran, o rahmeti bana da ulaştıran Rabbime şükrediyorum. Senin
    getirdiğin hükümlerle yaşamaya çalışıyorum. Ama ne yaman bir çelişki ki; senin sünnetinle
    yaşamaya çalışanlar garip bu dünyada. Senin de söylediğin gibi “Bu din garip geldi, garip
    devam edecek ve garip olarak gidecek.”
    Sana uyduklarını söyleyenlerin yanında bile garip kaldık zaman zaman. Dünya çok kirlendi.
    Senin nuruna muhtaç. Yol göstericiliğine, müjdene muhtaç. Yâ Rasulallah öyle muhtacız ki sana.
    Ümmetin paramparça, senin birleştiriciliğine muhtaç. Senin getirdiğin ve söylediğin “Müminler ancak
    kardeştirler” âyetinin hükmüne muhtacız. Birbirimizi kardeş görmekten öyle uzaklaştık ve
    uzaklaştırıldık ki!Bir seslensen yetecek sanki: “Ey Müminler! Toparlanın, toparlanın ki
    çiğnetmeyin sünnetimi, getirdiğim hükümleri, hakikatleri.” Aslında sesleniyorsun, Kur’ân elimizde.
    Sünnetlerini yarım yamalak da olsa biliyoruz. Ama ne çare ki bilmek yetmiyor. Yaşamak,
     bildiğimizle hallenmek, halimizi ihlasla devam ettirmek gerekiyor.
    Himmetini istiyoruz yâ Rasulallah! Duanı talep ediyoruz, tâ ki paramparça olmuş dünyamız
    bir düzen bulsun, ruhumuza sekine insin. Senin sünnetini yaşayalım. Seninle yaşayalım. Ta ki
    sana benzeyelim ve felâh bulalım. Her muhtaç gibi, bende sesleniyorum sana:
    “Yetiş yâ Rasullallah!” “Himmet et yâ Habiballah!” “Sözümüzü, özümüzü Hakka eriştirelim
    seninle yâ Eminevahyillah.”Vapur limana ulaşmıştı. Nilüfer sessiz dualarına “amin” deyip,
    gözlerini sildi. Vapurdan indi. Sekine inen ruhuyla birlikte, evinin yolunu tuttu. Dualar ona
    doğruydu. Yollar ona akıyordu. Hayat O’nun (a.s.m) yol göstericiliğiyle anlam buluyordu.
    Nilüfer bu hakikati hücrelerinde hissediyordu.
     
     



     

    Comments (1)

    Please wait...
    Sorry, the comment you entered is too long. Please shorten it.
    You didn't enter anything. Please try again.
    Sorry, we can't add your comment right now. Please try again later.
    To add a comment, you need permission from your parent. Ask for permission
    Your parent has turned off comments.
    Sorry, we can't delete your comment right now. Please try again later.
    You've exceeded the maximum number of comments that can be left in one day. Please try again in 24 hours.
    Your account has had the ability to leave comments disabled because our systems indicate that you may be spamming other users. If you believe that your account has been disabled in error please contact Windows Live support.
    Complete the security check below to finish leaving your comment.
    The characters you type in the security check must match the characters in the picture or audio.

    To add a comment, sign in with your Windows Live ID (if you use Hotmail, Messenger, or Xbox LIVE, you have a Windows Live ID). Sign in


    Don't have a Windows Live ID? Sign up

    ahmed akwrote:
    Yaşasın ölsek de yaşamak...Cihat Zafer


    “ Aynı şaraptan içtik, onlar bir kaç kadeh evvel sarhoş oldular...”

    KİMİN BU MISRA hatırlamak gereksiz, ne şarap orada anlatılan, ne sarhoş olmak çünkü...

    Bu mısrayı sen, bir ölen oldu mu, ölümden söz açıldı mı söylerdin...

    Ne zaman söz açılmazdı ki ölümden?

    “Toprak üstünde yürümek, kabûl,

    Toprak altında çürümek, kabûl...”

    Her gün söylerdin...

    Bize mi öğretiyordun, hatırlatıyordun, kendini mi hazırlıyordun ölüme, bilmiyorum...

    Çok kalmadın, gittin.

    “Bir kaç kadeh evvel...”

    Hastalığını öğrenenler seni teselli etmek istemişti de,

    “Sakın beni teselli etmeyin” demiştin,

    “Kimin malını kimden kıskanıyoruz...

    Veren O, alan O...

    Ne hakkım var ki, davacı olayım? Bu kadar kitabı iş olsun diye mi okuduk?”

    Bahçendeki o küçücük, sarı aşı boyalı, tek katlı, demir kapılı evin önünde, galiba incir ağacının altında, son kez gördüm yüzünü...

    Sabahattin ağabey, “Açın, yüzünü görsün” dedi, gördüm...

    Hiç ölmeyecekmiş gibiydi yüzün, hiç ölmemiş gibi, hakikat gibi... Eğilmemiş bir başın yüzüydü, bükülmemiş bir sözün yüzüydü yüzün, büyük bir kapıda karşılanmış bir misafirin yüzüydü, “uğrunda öldüğünün uğrunda yaşadığının” yüzüydü yüzün...

    “İnsanlar O’na benzesinler diye yaratılmıştır!”

    “Göklere giden yolu bulmak isteyenler Allah’ın elçisinin (sav) yerdeki ayak izlerini takib etsin!”

    Yolda bir yol bulmuştun, yolda ilerlemiştin... Gidiyordun...

    Benzemek mi? Benziyordun... İfadelerin kadar benziyordun, ben şahidim, sen O’nu anlamayı ve anlatmayı hayatının ifadesi bilmiştin, sanki hep O’ndan bir ifadeydin...

    Tıpkı beynindeki tümörü ilk duyduğunda bana anlattıklarını sakladığım gibi, senin acını saklıyorum, kendime acıyarak...

    Yüzüne dünya gözüyle son kez bakarken gördüklerimi de saklıyorum...

    Bilmeni isterim ki, senin yanında yürümenin yürümek kadar güzel bir tadı vardı, çayın ve dumanın bize öğrettikleri vardı, sıcaklık gibi, erimek, kaybolmak, hayata karışmak gibi...

    “ Taş merdivenler gibi aşınmış ayaklardan,

    Secde yerine çarpa çarpa alnım aşınsa!

    Göklerin kamçısiyle yediğim dayaklardan,

    Erisem de, tabutum boşmuş gibi taşınsa!”

    Ne çok okurdun bu mısraları....

    “Şu derinliğe bak, şu yüksekliğe bak, şu samimiyete bak, şu ifadenin benzeri yok, şu teslimiyete bak.. ” diyerek...

    Baktığın, gördüğün kendini bulduklarındı...

    Sen onlardın...

    Ne kibar, ne cesur, ne içli, ne mert, ne utangaç ve ne anlaşılmamış adamdın.

    Bir yerde durmak zorundayım... Her gün içimden konuştuklarımızı mümkün olursa bir Ş. Kitabı derleyerek bir araya getireceğiz... Posterlerin, notların, yazıların, anekdotların, hatıraların, seni tanıyanların, akrabalarının yazıları olacak bu kitapta...

    Mümkün olduğu kadar sade, titiz... Merak etme, konuştuğumuz gibi olacak, hep konuştuğumuz gibi...

    Senin çocukların, şimdi Mehmed Kısakürek’in yazdığı senaryoyu, doğumunun 100. yılı için Necip Fazıl belge-filmini çekiyorlar...

    Üstadı okumamış, anlamamış, sevmemiş kimse yok içlerinde...

    Ve yetiyorlar...

    Sevindin mi?

    Mehmet Barlas, o günlerde, bir yazısında senin cümlene benzer bir cümle kurmuştu...

    Üzülmüş, hemen değiştirmiştin posterindeki cümleyi...

    “Aynı şey değil ki, neden biz değiştirelim” demem durdurmamıştı seni...

    Bu kadar doğru, orijinal ve hayatına saygılıydın.

    Geçenlerde gazetedeki köşesinde, senin bir özdeyişini aynen yayınladı Mehmet Barlas, hiç değiştirmeden...

    Tesirin artarak sürecek, benim canım hocam, fikir kadar ince dervişim.

    Seni hiç unutmadık, hep anıyoruz... Saygıyla, sevgiyle, rahmetle...

    “Öleceğiz; müjdeler olsun, müjdeler olsun!

    Ölümü de öldüren Rabbe secdeler olsun!”

    “Ölüm güzel şey; budur perde ardından haber...

    Hiç güzel olmasaydı ölür müydü Peygamber?”

    selam ve dua ile kardeşim Allah c.c. razı olsun
    Aug. 25

    Trackbacks

    The trackback URL for this entry is:
    http://selcan1976.spaces.live.com/blog/cns!EBA471A778D37A12!1430.trak
    Weblogs that reference this entry
    • None